İstanbul’da Külhanbeylerinin ilk barındıkları yer, fetihten sonra yapılan ilk hamam olan Gedik paşa Hamamıdır. Hamamı ısıtmak için ateş yakılan külhan kısmı birçok kimseyi barındırmaya elverişli idi. Yatacak yeri olmayanlar genellikle kış aylarında burada yatıp kalkarlardı. Bu yüzden bu kimselere Külhanbeyi denilirdi. Zamanla diğer hamamların külhanları da başıboş kişilere sığınak oldu. Külhanbeylerinin kendilerine has argosu ve giyinişleri vardı. Eski niteliklerini kaybetmeye başlamışlardı. Külhanlarda yatma geleneği kalkmıştı. Eskiden külhanbeyleri kuşaklarını bellerine gelişigüzel dolar, başlarına sıfır numara fes, paçası bol geniş pantolon, ökçesi basık yemeni giyerlerdi. 19. yüzyılın sonlarına doğru külhanbeyi tabiri toplum içinde asalak olarak kendi başına yaşayan ve serserilik yapan ipsiz sapsız ve belirli bir nizama tabi olmayan kimseler için kullanılmaya başlamıştır. Bunlara kopuk da denilirdi. her birinin bir lakabı vardı. Ve bu lakaplarla çağırılırlardı. Bu lakaplar onları toplumdan farklı kılardı ve onların nazarında sarhoşluk, yalancılık, hırsızlık, sahtekarlık sıradan işlerdi. Külhanbeylerinin yapmakla övündükleri bazı şeyler vardı. Cakalı boyun kırmak, omuz vermek, dirsek çırpmak, çoluk çocuğa laf atmak, kadınlara sarkıntılık etmek, koç çarpıştırmak, kabara, kabara gezmek, bazen da dayak yemek onlar için marifet sayılıyordu. Birbirlerine, ‘imanım, eyvallah, yakarım, yandan gel’ gibi kalıplaşmış sözler söylerlerdi. Külhanbeyleri son dönemlerde de hamamlarda faaliyet göstermekten geri durmadılar. Müşterilerin eşyalarını çalarlar, itiraz edeni döverler ve hamamdan kovarlardı. Bir kısmı evlerde, bir kısmı bekar odalarında ve bir kısmı da sabahçı kahvelerinde sabahlarlardı. 1908 yılında 2. Meşrutiyetin ilanından sonra külhanbeyleri iyice yoldan çıkmışlar, güvenlik güçleri bunlarla baş edemez duruma gelmişti. Cumhuriyetin ilanından sonra toplumsal düzenlemeler gündeme gelmiş ve külhanbeyleri de 1940’lı yıllarda ortadan kalkmışlardır. Daha sonraki yıllarda külhanbeyliği kabadayılık sıfatıyla birlikte anılmaya başlanmış, iki sözcük aynı manayı içermeye başlamıştır. Çünkü artık her ikisi de yozlaşmıştı. Kabadayılar da başlangıçta mahallenin namusunu, şerefini koruyan insanlardı. Ancak zamanla kirlenerek ve halkın namusuna göz diken insanlar haline gelmişlerdi.

Muhtar Çakmağı : Benzinle çalışan, kapaklı, tek el hareketiyle yanan çakmak çeşididir. Bu cakmağın neden muhtar Çakmağı adıyla anıldığına dair bir kaç rivayet vardır. 1950’li yıllarda sınır kacakçılığı çok fazla imiş. bir keresinde çok yüklü miktarda kaçak çakmak yakalanmış sınırda. tabii devlet bunları imha etmemiş ve bu çakmaklar muhtarlara dağıtılmış. sadece muhtarlarda bulunduğu için bu çakmaklar muhtar cakmağı adını almış. Bir diğer rivayet ise avusturya ile yapılan bir ithalat/ihracat antlaşması sonucu bu çakmaklar çok fazla gelmis ve fazlalığı muhtarlara dağıtmışlar. o yüzden de adı muhtar Çakmağı olmuş..

Yerli Malı Haftası Yerli Malı Haftası (12-18 Aralık ) Artık belirli gün ve haftalara saygımızı yitirdiğimizden mi, yoksa adam gibi yerli malı ürünümüz kalmadığından mıdır bilmem, “Yerli Malı Haftası”nı hatırlayan çok az kişi kaldı. Acı ama maalesef bu ülkede muzun bile ithal olanı tüketiliyor. Tüm dünyayı etkisi altına alan küreselleşmenin bir çok değerleri yok ettiği bir gerçek. Yerli Malı Haftası da maalesef artık unutulmaya yüz tutan bu değerlerden biri. 15-21 Aralık tarihleri, “Yerli Malı Haftası” olarak ilan edilmişti. Ama bitmek üzere olan bu haftanın başladığını kaç kişi biliyor acaba? Şunu da belirtmekte büyük fayda var. Geçmişte okullarda Yerli Malı Haftası denilince; Aklımıza hemen elma, armut, portakal, kek, kuruyemiş vs. geliyor. Yani sadece yiyecek maddeleri. Çünkü, okullarda yerli malı haftası kutlamalarında bizlerden istenen bunlardı. Peki bu hafta böylemi kutlanmalıydı?

Öyle bir eşya düşünün ki hem neşede hem de tasada ortak kullanılsın. Ağladığımızda, güldüğümüzde, neşelendiğimizde, hüzünlendiğimizde o hep elimizde. Mendilden bahsediyorum. Gözyaşlarımızı sildiğimiz, sevgilimize yolladığımız, coşup eğlenirken salladığımız mendil. Daha düne kadar yanımızdan ayırmadığımız, yerine göre bir ilkyardım aleti, yerine göre temizlenme ve yerine göre güneşten korunma aleti olarak kullandığımız mendillerimiz de hayatımızdan yavaş yavaş çıkıp gitmektedir. Bugün kaç kişinin cebinde ya da çantasında bu mendillerimizden bulunuyor. Ya da “kâğıt mendil çıktı mertlik bozuldu” mu deseydik…

Eskiden bayramdı, şimdi sadece tatil; belki de bu yüzden doğuyor bu fark. Siz de ah çekip eski geleneksel bayramları özleyenlerdenseniz, sizin için nerede o eski bayramlar dedirtecek detaylar sizin de yüzünüzü gülümsetmeye yetecek. Eskiden bayram telaşı olurdu Bayram gelmeden hazırlıklar başlar, arefe günü bayram gibi karşılanırdı. Günler öncesinden temizlik yapılır, tatlılar hazırlanırdı. Şimdilerde sıradan bir gün bekler gibi karşılanıyor. Herkes evde misafir beklerdi Şimdilerde fırsat bulan tatile kaçıyorken eski bayramlarda herkes evde misafir beklerdi. Bayramda ekmek çıkmaz; fırınlar çalışmazdı. Tek bir Bayram gazetesi çıktığından gazeteciler de bayram tatili yapardı. Büyükler evlerinde yalnızca misafir bekler, küçükler ziyaret için gezerdi. Şimdilerin büyük marketleri yoktu; mahallenin küçük esnafına gidilirdi. Mahalle bakkalından çikolata alınır; yine mahalle kolonyacısından kolonya ya da esans doldurulurdu. Herkes yeni kıyafetler giyerdi Bayramlıklar hevesle hazırlanırdı; büyük küçük demenden, herkes yeni kıyafetle bayramı karşılardı. Herkesin yeni kıyafet alacak durumu da olmadığında, bayramlık almak da giymek de fazlasıyla kıymetliydi. Bayramlıklar başucunda saklanırdı Eskiden her şeyin, bir çift ayakkabının bile kıymeti vardı; yeni alınmış bayramlıklar başucunda beklerdi. Bayram kırmızı rugan pabuçlarla başlardı Sabah erkenden kalkılır, bayramlıklar giyilir; ardından ailece kahvaltıya oturulurdu. . Bayramlar bayramdı. Bayramlar tatil değildi; tatile gitmek yerine büyükleri ziyarete gidilirdi. Komşular gezilirdi Sadece akrabalar değil komşuları da ziyarete gidilirdi. Mahalle büyüklerinin kapısı çalınır teker teker eller öpülür, şeker toplanırdı. Harçlık heyecanı olurdu Harçlık vereceği bilinen akrabalara gitmek için can atılırdı. Mendiller hazırlanırdı Ziyaret edilen yaşlılar, onları ziyarete geleceğini bildikleri çocuklar için önceden en özel mendillere harçlık hazırlardı. Bayram harçlıkları harcanırdı Avuç avuç yenen şekerler yetmez; bayram harçlıklarıyla pamuk helva, kağıt helva, elma şekeri, macun sırasına girilirdi. Bayram yerlerine gidilir paytona binilir salıncaklara binilir Çocuklar için mutlu olmak daha kolaydı Eskiden çocuklar için “mutlu olmak” kavramı çok daha büyük anlamlar taşıyordu; şimdilerde hiçbir şey onları mutlu edemiyor. Onlar için en büyük mutluluk konsol oyunları, bilgisayarlar, akıllı telefonlar değil; mahalleye gelen salıncaklara binmekti. Akıllı telefonlar yoktu Bayram mesajı diye bir kavram yoktu; hele akıllı telefonlarla kameralı görüşme yapma fikri hiç yoktu. Eskiden el öpmek, bayramlaşmanın tek yoluydu. Çok da ümitsiz değiliz Şanlıyız ki, teknolojinin ilerlemesi ve değişen toplum yapısı, bazı gelenekleri yok etmeyi başaramayıp birkaç geleneksel bayram kültürünü geride bıraktı. Hazırlıklar devam ediyor Bayram tatilini değerlendirip tatile kaçanlar olsa da, kalanların çoğu bayram öncesi hazırlıklarını yapıyor. Bir telaş hala var! Arefe günü alışveriş merkezlerindeki kalabalık, çocuklara bayramlık alma telaşından. Aynı zamanda arefe günü kuaförlerdeki sıra, Ramazan ayındaki pide sırası kadar uzun. Anlayacağınız hala bir bayram telaşı devam ediyor. Bayram namazından sonra kabir ziyaretleri Namaz sonrası yapılan kabir ziyareti alışkanlığı, küçük yaşta çocuklara da kazandırılıyor. Komşu ziyaretleri Eskisi kadar olmasa da küçük mahallelerde hala devam eden bu gelenek, Şeker ve harçlık toplama alışkanlığı Çocukların harçlık ve şeker toplama alışkanlığı da değişmedi. Geleneklerin kaybolmadığı nice güzel bayramlar dilerim… Hayırlı bayramlar…

Eskiden yani daha küçükken bayram arefeleri çok heyacan verici olurdu… Bayram için aldığımız kıyafetler ayakkabılar vs… büyük bir heyecanla beklerdik sabahın olmasını hatta uyumazdık, uyuyamazdık heyecandan yeri geldi bayram kıyafetlerimizle birlikte uyuduğumuz olurdu… Ve beklenen gün gelirdi… Sabah erkenden kalkar önce ailemizin bayramını kutlardık… Sonra alırdık elimize bir poşet çıkardık şeker toplamaya, bayram harçlığı toplamaya koşa koşa belkide … Tüm akrabalarımızı, yakınlarınımızı, tanıkları ziyarete giderdik büyük bir sevinçle, coşkuyla… Sonrasın da toplanırdık arkadaşlarla, topladığımız harçlıkları, şekerleri sayardık kim daha çok toplamış diye, sonrada gider topladığımız tüm harçlıklarımı eğlence yerlerinde luna parklarda vs.. gibi yerlerde tükenene dek harcardık bayram harçlıklarımızı, en sonda dönerdik evimize bitkin ve argın bir şekilde uyurduk taki bir sonraki güne kadar saatlerce.. Bizim burda bayramlar böyle geçerdi…. Hani derler ya büyüklerimiz… “Ahh ahh nerde o eski bayramlar” Evet gerçekten nerde ooo eski bayramlarımız? Biz mi büyüdük yoksa bu bayramlar o eski bayramlar mı değil?

Bomboş, denilebilecek sâde, klâsik bir İstanbul ara sokağı… Kaldırımlar bile taşlarla örülerek oluşturulmuş. Asfaltın henüz kentin bağrına kadar sokulamadığı, yalnızca anaarterleri örtmekle yetindiği yıllar. Yaşlı fakat çok güzeller hepsi de… Kimbilir kimlere evsahipliği yaptılar, kaç kuşağa mekân oldular, kaç doğuma, kaç hastalığa, kaç düğüne, kaç ölüme tanıklık ettiler… Ne yağmurlar, karlar, seller, yangınlar, zelzeleler, bayramlar geçirdiler… Yazarların, şairlerin kaleminden düşen metinler onlarla aramızdaki bağı canlı tutuyor. Bir şiirin dizeleri gibi zarif ve narin ahşap evlerden geriye çok az bina kaldı. Aşı boyalı yorgun evler bir bir el etek çekince, modern zamanların insanı kutu kutu daracık evlere sığındı. İstanbul siluetinde ne yazık ki izine artık pek az rastlanabilen bu ahşap konutlar, hafızalardaki yerini bir masal gibi hâlâ koruyor. Pek çoğumuz bu tür yapılarda yaşamamış olsak da kulağımıza fısıldanan anılar,

Sokaklarımız asfalt değildi ama gönüllere güller seriliydi… Bekçi babanın da aileden biri olduğu; 2 katlı, beyaz badanalı, bahçeli, ağaçlı ve çeşmeli evlerinimizin Vita tenekesinde yetiştirilen pencere önündeki çiçekleri bile bir başka güzeldi. Komşu için dalından koparılan bir dal sardunya, çoğaldıkça mahallenin bütün pencerelerini kaplardı… Çay mı bitmiş, şeker mi, yoksa tuz mu? Hiç gam değildi. Kapılar kilitlenmezdi. Gecenin saat kaçı olsa hiç çekinmeden kapısını çalabileceğimiz; hatta aralık duran kapısından içeri gireceğimiz komşularımız vardı… (dede, nine) ile iç içe, iki göz bir odanın içinde huzurlu ve mutlu yaşanırdı. Eskiden komşu demek, aileden biri demekti. Herkes birbirinin derdini bilir, çare olabilmek için kendine dert edinirdi. Komşuluk bir arada yaşama biçimi olmaktan öte, insanların kendilerini güvende hissettiği, huzur bulduğu bir inanç sarmalıydı…

AÇIK BİSKÜVİLER: Mahalle bakkallarında şimdiki gibi paketlenmiş bisküviler yoktu ya da lüks sınıfına giren birkaç marka da pahalı olduğundan pek tutulmazdı. Hemen her bakkal dükkânının giriş kapısının yanında ortalama 30X30X30 ebatlarında teneke bisküvi kutuları düzenli bir şekilde üstüste oturtulmuş halde dururdu. Bunların ön kısmında camlı bir kapakları olurdu. Kapak, içindeki bisküvilerin bayatlamaması için sürekli kapalı olur, camdan içinde hangi tür bisküvi olduğu görülürdü. Bu kutular, içindekilerin herhangi bir kazaya kurban gitmemesi için zeminden 30 derece kadar yukarı bakacak şekilde meyilli konulurdu. İstenen tür bisküvi, bakkal tarafından kâğıttan bir kesekâğıdına doldurulup tartılarak müşteriye verilirdi. En bilinen markalar ise; Ülker, Eti ve Besler’di.

SANAYAĞLI EKMEKLER: Ekonomik krizin ve yoklukların dorukta olduğu 70’li yılların bilhassa sonlarında kahvaltıların baş lüksü, üzerine “Sanayağı” sürülmüş ekmek dilimleriydi. Tereyağı ya bulunmazdı, ya da çok pahalı olurdu. Doyurucu, besleyici ve çok lezzetli olduklarından dem vurulan reklamlarla halka benimsetilen Sanayağı, aslında tat olarak donuk, besleyiciliği ise tartışılır bir gıdaydı. Ağızda uzun süre tutulursa damağa yapışır ve orada bir tabaka oluştururdu. Dikdörtgenler prizması şeklinde, beyaz üzerine kırmızı-mavi renklerle bezeli ve üzerinde bir dilim Sanayağlı ekmek yiyen çocuk resmi bulunan ambalajlarda satılırdı. 80’e bir kala Sanayağı dahi bulunmaz oldu, bir paketini alabilmek için bakkalların önünde uzun kuyruklar oluştu. 80’den sonra ise, türeyen sayısız margarin ve tereyağı markalarının arasında Sanayağı da eridi, gitti…

Kırtasiye malzemeleri öğrencilerin en çok kullandıkları çantalarda her gün okula gider gelirlerdi. Sürgülü Kalem Kutusu, Pergel takımı, suluboya takımı, 24 renk kuru boya kalemi takımı, pastel boya takımı, mum boya takımı, iletki, gönye, kalemtıraş, boyama kitabı çocuklara alınabilecek en güzel hediyeliklerdendi. katlanabiilr bardaklarımız vardı ve suyu musluktan içer Sonra katlanır kapağı kapatılıp cebe veya çantayakonurdu ilkokul 1.ve 2. sınıflarda sayıları ve aritmatik derslerinde dört işlem yapmayı öğretirken kullanılan boyalı fasulye ve çubuklar… ilkokula başladığımda gerçek kuru fasulya kullanırdık.Daha sonraları onlarda plastiğe dönüştü Mürekkep hokkaları, hokka kalemleri zor taşınırdı, Parker mürekkep koyulan hokka devrilir ya da boşaltılsa bile içinde kalan miktar, çantada diğer defter kitapları boyardı. İşbilgisi derslerinde el işi kâğıtlarından küçük küçük kalem ucuyla yırtıp mozaik resim yapmak, karton maket evler, krepon kâğıtlarıyla resmi bayramlarda sınıf süslemek, yerli malı haftalarında meyve yemek zevkli ve önemli kutlamalardı.

Radyolu Günlerimiz Televizyonun olmadığı günlerde Radyo evin en değerli köşesinde tüm ihtişamı ile saltanatını sürdürüyordu,Büfenin,sehpanın veya özel yapılmış bir bölmede kendisine gösterilen ilgiden son derece memnun bir vaziyette görevini yapıyordu. Düğmesi açıldığında hemen başlamazdı, lambalarının ısınmasını beklemek zorunda kalırdık.Orhan Boran’ın yarattığı Yuki tiplemesi (Orhan Boran ve Yuki) Babacanla Patlıcan,Uğurlugiller ve reklamlar ilgimi çekerdi. Daha sonraki yıllarda Erkan Yolaç Evet-Hayır yarışmasıyla fırtına gibi girdi programlar arasına. Radyo sihirli bir kutuydu bizim için.Nasıl oluyor da insan ve müzik sesleri o kutudan çıkıyor du.Çocuk aklımız ermiyordu ki aklı ermeyen büyük sayısı hiç te az değildi. Haftanın belirli günlerinde zevkle takip ettiğimiz Radyo Tiyatrosu ve Halk Hikayeleri,öğleden önceleri kısa bölümler halinde ise hanımlar için arkası yarın’lar oldukça ilgiyle takip edilirdi.Seyir Hidrografi ve Oşinografi Dairesi’nin bildirdiği hava ve yol durumuna göre hareket eder,Sabite Tur Gülerman’dan dinlediğimiz şarkılarla huzur bulur,Mustafa Kandıralı’dan oyun havaları ile eğlenirdik.Ben radyolu günlerimizi çok özlüyorum ya siz?

Tel Dolap Buzdolabının olmadığı günler, mutfaklarda en önemli gıda ve bakliyat saklama unsurlarıydı tel dolaplar. İçinde bulundurduğu materyali muhafaza eder serin tutar, haşereden ve fareden korur, kapak ve yanlarının tel elekten oluşması sebebiyle kuru bakliyatı da nemden korumuş oluyordu. Hemen, hemen hepimizin babasının, dedesinin evinde mutlaka bulunurdu teldolap. Günümüzde teldolapların kullanımı oldukça azalmıştır, ancak köylerde ve bazı köy evlerinde buzdolabının varlığına rağmen hala amacına uygun olarak kullanılmakta tel dolap. Bunların arasında nostalji olarak bulunduranlar da var. Tel dolaplar ahşap malzemeden yapılmış olup, ön kapağı sinek giremeyecek gözenekli tel perde ile kaplanırdı. Ev kedileri kendilerine verilecek etin veya yiyeceğin bu dolaptan çıkacağını öğrenmiş olacaklar ki genellikle tel dolap önünde beklerlerdi. Hatta bu durum bir kişinin ısrarlı bekleyişine benzetme olarak deyiş üretmişti. “Tel dolap kedisi gibi ne bekliyorsun” diye sorulurdu.

(1)İlerde sol kenarda eski Taşlıtarla Karakolu görünüyor.üst katı kızılay şubesiydi.Sağda lokanta,köfteci ve manav vardı o senelerde…Anadolu ve Rumeli göçleri ile o yıllarda nüfusu hızla artan eski Taşlıtarla henüz Gaziosmanpaşa adıyla ilçe olmamıştı.Eyüp ilçesinin Rami bucağına bağlı Göktepe beldesiydi resmi adı…Halk ağzındaki adı da Taşlıtarla’ydı…İlerideki kamyon Sarıgöl-Bozahane’ye doğru gidiyor Ordu Caddesi’nden…daha ilerde solda eski Plevne İlkokulu görünüyor….(2)Taşlıtarla Meydan Çeşmesi …Ev ve iş yerlerinde şehir şebeke suyu olmadığından merkepli sakalar 20’şer litrelik dört adet su tenekesini bu sokak çeşmelerinden doldurarak tenekesi 25 kuruştan ev ve iş yerlerine satarlardı..