Mavi’m Binlerce minareden yükselen ezan sesiyle uyanır İstanbul, Sonra nazlı nazlı yükselen güneşin ışıklarıyla yıkayıp yüzünü Temizler geceden bulaşmış tüm günahları, Nice saltanat görmüş bu yorgun asilzâde Yine de, güler yüzle kucaklar sabahları… Bir tatlı tebessümdür Sarayburnu, Dolmabahçe, Kızkulesi Ve ‘günaydın’ der, bir boğaziçi esintisi, Hem, huzur mavilerinin en mavisi… Sonra, vapurlar, metrolar, otobüsler ve banliyolar Uykusuz sararmış benizlerle başlar da, Bir balık-ekmek kokusunda İstanbul’lulaşır gün, Kışın ayazında, yazın sıcak güneşinde, Cami avlularında güvercinler, vapurların ardında martılar, Ve ter kokulu koşuşmalarda insanlar Hep,ekmek peşinde… İstanbul,İstanbul gibiydi o zamanlar; Gökyüzü mavi,deniz maviydi, İnsanlar,İstanbullu gibiydi. Fıstık çamlı koruları,cumbalı konakları, Sakaların,yoğurtçuların çıngırakları, Yağlı boyalı görkemli köşkleri,dut ağaçlı sokakları, Evlerin güller,karanfiller açan bahçeleri vardı. …Ve sabahlar,limon kolonyası gibi manolya kokardı…

Süleymaniye.Vefa,Küçükpazar… İstanbul’da evler ahşap birkaç katlı ve cumbalıydı. Pencereler tahta kafesle örülü idi. Kadınların kendilerini göstermemesi için pencerelere kafes yapılırmış. Bu evler büyük bahçeler içindeymiş.Bahçede bazen küçük,tek katlı evler olurmuş. Bahçedeki evler bazen kiraya verilirmiş.2 katlı evin sofasından sokağa çıkılırmış. Daha büyük evlere köşk denirmiş.Bu ahşap evlerin ömrü 80 yılla sınırlı olurmuş.Gelecek kuşaklar yeni mimariler yapsın diye evler ahşaptan olurmuş Tuvaletler evin dışına bahçeye yapılırmış.Bahçede büyük bir kuyu,yemeğin yapıldığı bir ocak…

Yollar bozuktu,medeniyet habersizdi mahallemizin susuz çeşme önünden, Biz bilmezdik kimseye haybeden kafa tutmayı, Yürek sahipleri muhtacı bir başına bırakmazdı Vicdanı vardı insanların…Çok eskiden… Ahşap evin şahnişininden mahçup bir ses duyulurdu; Osman hadi yavrum,akşam ezanı oldu… Artık öyle mi ya? Babalar emireri,anneler çocuk, Evlatlar sokaklarda…. O selvi ağaçlarının sessiz sedasız duaları da arş’a karıştı, Apartmanların gölgesindeki tarihi ahşap binalar,gecekondular, Elinde merkebinin yuları,zerzevatçı Hakkı Amcamız da toprak olup gitti İstanbul gibi herkesler lalettayn bir tarih sayfasında şimdi Acıçeşme yokuşunun kamburu düzeldi atılan voltalardan Mahalle çeşmesinin suları akmaz oldu, Külhanbeyleri geçmez oldu Karagümrük’ten Lalenin devri gelmeden bizi terketti,bir şer isyan sonucu… Tahta at arabalarının tekeri sakaların topal bacağı gibi, Troleybüsler Edirnekapı’ya uğramaz oldu… Açıp bak eski İstanbul hatıralarına, Anlattıklarımın maziden bir yaprak olduğunu göreceksin, O gururlu ve mütevekkil insanlar Tozlu sayfalarını süslüyor hayaller şehrinin….

İstanbul ve eski İstanbullular… 1950’lerin ortaları… .Yerler Arnavut kaldırımı… Evler, kimbilir kaç senelik. Artık ayakta durmaktan âciz vaziyette, birbirlerinin üzerine yaslanarak destek almaktalar. Yine de çok asiller… Yaşlı fakat çok güzeller hepsi de… Kimbilir kimlere evsahipliği yaptılar, kaç kuşağa mekân oldular, kaç doğuma, kaç hastalığa, kaç düğüne, kaç ölüme tanıklık ettiler… Ne yağmurlar, karlar, seller, yangınlar, zelzeleler, bayramlar geçirdiler… Pencereleri delerek dışarı fırlayan eğreti borular ve bacalardan henüz dumanlar tütmediğine göre, mevsim daha sonbaharın başları… İki ahşap evin arasında sıkışıp kalan daracık bahçeden dışarı taşan ağacın yaprakları da henüz dökülmemiş. Sokaktan geçen araba olmadığı gibi, yol kenarına parkeden dahi yok… Bomboş, sâde, klâsik bir İstanbul ara sokağı… Kaldırımlar bile taşlarla örülerek oluşturulmuş. Asfaltın henüz kentin bağrına kadar sokulamadığı, yalnızca anaarterleri örtmekle yetindiği seneler işte…Tertemiz ruhlar,pırıl pırıl duygular vardı İstanbul’da …

Dostluğun arkadaşlığın her şeyden önde geldiği and içip yeminler edildiği dostluklar arkadaşlıklar vardı İstanbul’da… Büyüğün küçüğe sevgisi ,küçüğün büyüğe saygısı vardı İstanbul’da… Saygının,sevginin,hoşgörünün,nezaketin,kibarlığın ayrı yerleri ve ayrı önemleri vardı.Yaşlılara yer verilir,onlara ayrı bir hürmet vardı İstanbul’da… Sizli,bizli,efendimli konuşulduğu ortamlar bayağı çoktu İstanbul’da… Bir İstanbul hanımefendiliği bir İstanbul delikanlılığı vardı.

Mahalle mi kaldı? Ne oyunlar oynardık. Toprağı saksıda değil arsada, bahçede tanırdık. Çevre koruma örgütleri boy göstermemişti henüz. Çünkü çevre vardı. Basketbolu bilmezdik. İstop ve yakartop ile oldu topla ilk tanışmamız. Beton mantarlar yokken sokaklarda, mahalle aralarında minyatür kale maç yapardık. Sokak aralarında Aygaz, patates, soğan çığlıkları yerine yoğurtçunun çıngırağını duyardık. Ezanı hoparlörden dinlemez, dokuz kere düşünmeden söz söylemezdik. Bafra veya Birinci genç kızlığa ve delikanlılığa ilk merhaba idi. Pamuk helvacımız, nane şekercimiz, macuncumuz; hani, şimdi nerede? Koskoca balina küçücük gömlek yakasına nasıl girerdi, anlayamazdık. Çözemezdik sihrini masmavi çivit in bembeyaz çamaşırları yıkamasını. Gramofonlardan sonra pikaplarda dinledik taş plakları. Sonra da kırk beşliklerde Barış Manço’nun Dağlar Dağlar’ını, Cem Karaca’nın Hudey Hudey’ini, Berkant’ın Samanyolu’nu Radyo dinlerdik, ufkumuz gelişirdi. Bilen Şoförün Lastiği’ni bilirdik. Radyo Tiyatrosu, On Altı Soru Bilgi Yarışması, Çek Soruyu Bil Doğruyu vazgeçilmezdi herkes için. Hayat mecmuasında Hikmet Feridun Es ile dünyayı dolaşırdık pasaportsuz, vizesiz. Türkiye’nin 67 il vardı düne kadar. Adana’dan başlayıp, Zonguldak’ta koyardık noktayı. İş Bankası’nın, Emniyet Sandığı’nın kumbaraları ilk tasarruftu bizim için.

İstanbul ve eski İstanbullular… 1950’lerin ortaları… .Yerler Arnavut kaldırımı… Evler, kimbilir kaç senelik. Artık ayakta durmaktan âciz vaziyette, birbirlerinin üzerine yaslanarak destek almaktalar. Yine de çok asiller… Yaşlı fakat çok güzeller hepsi de… Kimbilir kimlere evsahipliği yaptılar, kaç kuşağa mekân oldular, kaç doğuma, kaç hastalığa, kaç düğüne, kaç ölüme tanıklık ettiler… Ne yağmurlar, karlar, seller, yangınlar, zelzeleler, bayramlar geçirdiler… Pencereleri delerek dışarı fırlayan eğreti borular ve bacalardan henüz dumanlar tütmediğine göre, mevsim daha sonbaharın başları… İki ahşap evin arasında sıkışıp kalan daracık bahçeden dışarı taşan ağacın yaprakları da henüz dökülmemiş. Sokaktan geçen araba olmadığı gibi, yol kenarına parkeden dahi yok… Bomboş, sâde, klâsik bir İstanbul ara sokağı… Kaldırımlar bile taşlarla örülerek oluşturulmuş. Asfaltın henüz kentin bağrına kadar sokulamadığı, yalnızca anaarterleri örtmekle yetindiği seneler işte…

Müstakil evlerden oluşan sokaklarda belli sayıda insanlar yan yana, bahçeli evlerde sosyal açıdan birbirleriyle daha yakın ve samimi bir yaşam sürerlerken her anı, acıyı ve mutluluğu birbirleriyle paylaşırken birden bire yeni yapılaşmalarla kopmaya başladılar. O samimi ortamların, paylaşımların yer aldığı sokaklar birbirlerine paralel, karşılıklı birer taş orman olma özelliğine büründü. 100 – 150 kişinin yaşadığı sakin sokaklarda birden bire neredeyse bir köy nüfusuna varan konutlarla dolu bir sokakta yaşam başladı. Artık çevremizde yemyeşil bahçeleri olan, çeşit çeşit çiçeklerin yetiştiği evler yerine, önlerinde bir araç yığıntısı, kirlileşme ve gürültüye sebebiyet veren çok katlı apartmanlar ortaya çıktı. Komşuluktan kopan insanlar artık birbirlerine hal hatır sormak yerine, araçlarının park yeri nedeniyle yada çocuklar nedeniyle kavgalar etmeye başladılar. Çok katlı binalarda komşuluk hakları diye bir kavram artık ortadan kayboldu. Birbirlerini rahatsız etmek için adeta yarışan, birbirlerinin haklarına saygı göstermeyen bir topluluk doğdu adeta. Aynı apartmanda oturup daha henüz isimlerini bile bilmedikleri komşulara sahip oldu insanlar. Şimdi yanındaki, altındaki ya da üstündeki komşularını tanımadan, onlara en acil durumlarda yardım için nasıl başvurabileceklerini düşünür oldular.

ÖMÜR AYRANI VE ŞİMDİ Ömür Restoran Bakırköy’de cadde üzerinde yer alan Ömür Yoğurtları apayrı bir yeri olan, çok kişinin hafızasında izler bırakmış, özlenen bir restorandı. İçerde salonda masalara oturup yemek yiyebilirdiniz ama başka yerlerde olmayan özelliği siparişlerinizin arabaya servis yapılmasıydı. Birkaç basamaklı Ömür Lokantası önüne gelince kafadan girip, aracınızı park eder, garsonu beklerdiniz. Garson içerden sizin geldiğinizi görmüş, koşarak gelmiş olur, gelirken de demir ayaklı, aracınızın pencere hizasına gelen sehpayı aracınıza yanaştırmış olurdu. Başta sosisli sandviç, tost, ayran olmak üzere araçta kaç kişi varsa siparişleri elinde ki küçük deftere yazar, bir çırpıda tepsiyle gelip sehpa üzerine siparişleri hesap pusulası ile beraber bırakırdı. Hava ister yağmurlu olsun, ister gece aracınızdan inmeden sandviçleri arabada yemek pek keyifli bir şeydi. Yanınızda ki kız arkadaşınız utangaç ise, camların buğulanması, yandaki diğer arabalardan görünmenizi de engellerdi. Gitmeye karar verdiğinizde kornaya hafifçe dokunur, garsonun gelmesini sağlardınız. Karnınız tok şekilde geri geri yola çıkmanıza yardım ederler, mutlu şekilde uğurlanırdınız. Ömür Yoğurtlarını, leziz ayranlarını uzun karton bardaklarda ambalajlanmış haliyle bakkallar da bulabilirdiniz, ama orada yemenin zevki bambaşkaydı. İstanbul’un çeşitli yerlerinden Ömür’e sadece sandviç yemek ve ayran içmek için gidenler vardı…

Akşam yemeğinde kıvırcık salata ve taze soğan isterse babalar , mahalledeki iki büyük bostandan birinin yolu tutulur. Bostancı , elindeki şişe geçirdiği sicim gibi ince dalın üzerine koca havuzdan aldığı kıvırcıkları ve turpları diziverir. Zaten o gün bizim sokaktan balıkçımız geçmişse tavada nar gibi kızarmış palamutlar da hazır demektir. Arkasından tahin helvası yenmezse olmaz. Buzdolabı denilen eşya ismi duyulup cismi bilinmediğinden akşam yenecek olan karpuz file içinde saatler öncesi kuyuya sarkıtılmıştır. Hele ramazan aylarında bir başkadır mahalle .. Top atılıp kandiller yanınca çocuklar hep bir ağızdan bağrışırlar “ Kandiller yandııı – Oruç bozulduuu “ Geceleri saklambaç oynamanın da zevki başkadır ama gündüzleri o kadar çok koşulmuş ve yorulunmuştur ki akşam yemeğini yer yemez köşedeki minderin üzerinde sızılırdı…

Konfeksiyon giyimin olmadığı veya az olduğu zamanlarda kumaş mağazaları vardı. Her bütçeye uygun, basma, pazen, divitin ve çeşitli kumaşlar olurdu… Her şey sade, basit, yalın ve mutluluk vericiydi… Şimdikiler pek bilmiyor, basma, pazen pijamalarımız vardı bu kumaşlardan. Pazeni çok severdik. Soğuk kış gecelerinde sıcacık tutardı. Sümerbank´tan alıp dikilirdi, büyükerimiz tarafından. Çocukluğumuz, annelerimizin diktiği divitin elbiselerle geçerdi. Bu rengarenk divitin kumaşlardan bir maksi etek dikebilmek hevesi ile genç kızlar biçki dikiş kurslarına akın akın gidiyorlardı. iBüyüklerimiz, evde elbise dikerlerdi, bayramlarda giyebilmek için, ceplerinede “fisto” geçerlerdi. Çok sevinirdik bu kumaşlardan alınıp bir elbise dikildi mi havalara uçardık. Güzel ve mutlu günlerdi o günler.

ÖNÜM ARKAM SAĞIM SOLUM SOBE Gazoz kapaklarının henüz çöpe atılmadığı günlerdi. torba dolusu kapaklar mahalle mahalle sokak sokak gezilir, aranır, bulunur veya enayinin birinden ‘üt’ülürdü. Misketler vardı; kemik bilye, Alman ve loppiş…’Kuyu’ya girerlerdi ya da ‘üçgen’e… Sonra topaç, çelik çomak ve saklambaç… İçine plastik top konulmuş yamuk yumuk bir nesne ve maç… Boş arsa; arsa sahibi, kırık pencere; ev sahibi, taştan kale ve gool! Mahalle bakkalı, filede rengarenk plastik toplar( dokuz katlı) ve leblebi tozu… – Bir bardak çekirdek verir misin bakkal amca! (Bir bardak çekirdek 25 krş idi.) Ve dahası… Ne kadar? Çocukluk neydi? Mahalle neydi? Hangi mevsim hangi oyun oynanırdı? Abarttığımı sanmayın her oyunun bir sezonu vardı valla. Çocukluğumuz unutulmaya yüz tutan bir macera sanki. Çabuk tüketen bir toplumuz, bu bir gerçek. Bu mevzuya lakaydlığımız başka bir gerçek. Geriye dönüp baktığımızda her şeyin ne kadar çabuk değiştiğinigörebiliriz. Biz yaya geçidi mağdurları… Bilgisayar denen canavarın bizi ve hayatımızı nasıl basitleştirdiğinin farkında mıyız? Mektuplar, e-mail’lere, MSN’lere; tebrik kartları, e-kartlara dönüştü. Postanelerde neden bankacılık oynanıyor dersiniz? ‘Postacı amca’lar; yine fatura getirdi diye, kapıdan kovulacak neredeyse. Bilgisayar oyunlarının çocuklara zihinsel ve ruhsal bakımdan etkilerini biliyoruz hepimiz. Kültürel açıdan zararları yok mu bu oyunların?Sokakta misket veya saklambaç oynayan kaç çocuk gördünüz? Sabahtan akşama kadar kare bir ekran karşısında geçen tekdüze çocukluk günlerinden ilerde anlatacak ne bulunur acaba…

KUŞ SARAYLARI Kuş Evleri, Serçe Saraylar tarihi bina ve mimari eserlerde yer alırken, günümüze gelen ince bir zevkin göstergesi olarak yapıları süslüyor. Geleneksel mimarinin öğeleri arasında dikkat çeken kuş sarayları veya kuş evleri başta serçe, saka, kırlangıç gibi kuşlara barınak olması için yapılmış zarif mimarileri ile göz okşuyor. İnce bir zevkin yansıtıldığı minyatür yapılardaki Kuş evleri kullanım amacı ve yerinin düşünülerek seçilmesi bu tür yapılara verilen önemi de yansıtıyor. Geçmişi 16. yüzyıla kadar uzanan kuş ev ve saraylarına genellikle camii, medrese, han, ev, köprü, kütüphane, türbe gibi taş ve tuğla kullanılarak yapılmış büyük eserlerde rastlanıyor. İnsan elinin ulaşamayacağı ve kuşların kendilerini güvende hissedebilecekleri uygun yerlere yapılan bir tür estetik yuvalar, sert esen rüzgarlardan korunaklı yapıların güneş alan dış cephe yüzlerine konarak cephe estetiğinin yanı sıra kuşların yaşantılarına da uygunluğu düşünülmüş. Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içinde yer alan eserlerde görülen kuş evlerine İstanbul başta olmak üzere Edirne den Doğu Beyazıt’a kadar bir çok yerdeki yapılarda rastlanıyor. Özenle yapılmış ince ve usta bir işçiliğin sergilendiği kuş sarayında serçelerin korunacağı, içinde dolaşabileceği, inip çıkabileceği yollar, gözler estetik bütünlük içinde sergilenmiş. Bir çok yapıda farklılıklar gösteren kuş evleri ve serçe saraylarında konsollar üzerine kurulmuş cumba biçimli çıkıntılar, balkonlar sütun kabartmalarla yükselirken, ön yüzleri kemerli pencerelerle tamamlanıp, çatılarla, kubbelerle kapatılmış. Türklerin hayvan, özellikle kuşlara verdikleri değerin ve sevginin bir ifadesi olarak da yorumlanabilen kuş saraylarının ve içinde barınan kuşların bazı inançları da beraberinde taşıdığına inanılıyor. Türkler kumruların sevdalıları koruduğuna, kırlangıçlar yuva yaptıkları evleri yangından muhafaza ettiklerine, leylek, deniz kırlangıcı gibi göçmen kuşların kutsal alanlara gittikleri düşünüp, onları himaye ederek beslemişler. Kentleşmenin aşırı yapılaşmanın artış göstermesine rağmen günümüzde kent kuşları hala İstanbul da tüm olumsuzluklara rağmen yaşamlarına devam ediyorlar.

Mahallemizin sütçüsünün kapımıza geldiği dönemler en temiz dönemlermiş sanırım..zira sütçümüzün sütü kaynatıldığında kalın bir tabaka kaymak tutardı ve sütün kalitesi işte bu kaymağın yoğunluğuyla değerlendirilirdi..aklımızdan içine su katmışmıdır gibi bir soru geçmezdi hiç çünkü sonsuz bir güven vardı,evimizin bir ferdi gibiydi adeta..her zamanki süt tenceresine süt doldururken annem eşini çocuklarını sorardı..ve sütçümüz kimi zaman fazladan biraz daha süt koyardı hep. Düşünüyorum da sokaklarımızın tadı tuzuydu sokak satıcıları. Her daim yolu gözlenen, kulakların aşina sesiydi onlar. Şimdiki nesil onları bilmiyor ve belki de hiç bilmeden büyüyecek. Aramızdan bir bir eksilen değerlerimiz gibi onları da yitireceğiz bu gidişle. Siyah beyaz Türk filmlerinin karelerinde kalacak onların görüntüleri. Belki de bir daha, “Sütçüüü…” diye bağıran bir ses duymayacak kulaklarımız. Bu vesileyle haftada bir de olsa kapısı çalınan insanlarımızın kapısı çalınmayacak artık. Öldükten üç gün sonra fark edilen insan manzaraları yaşıyorsak bugün; işte elektrik telleri gibi insanlar arasında irtibatı sağlayan bu değerlerimizi yitirdiğimizdendir.

İstanbul’da Külhanbeylerinin ilk barındıkları yer, fetihten sonra yapılan ilk hamam olan Gedik paşa Hamamıdır. Hamamı ısıtmak için ateş yakılan külhan kısmı birçok kimseyi barındırmaya elverişli idi. Yatacak yeri olmayanlar genellikle kış aylarında burada yatıp kalkarlardı. Bu yüzden bu kimselere Külhanbeyi denilirdi. Zamanla diğer hamamların külhanları da başıboş kişilere sığınak oldu. Külhanbeylerinin kendilerine has argosu ve giyinişleri vardı. Eski niteliklerini kaybetmeye başlamışlardı. Külhanlarda yatma geleneği kalkmıştı. Eskiden külhanbeyleri kuşaklarını bellerine gelişigüzel dolar, başlarına sıfır numara fes, paçası bol geniş pantolon, ökçesi basık yemeni giyerlerdi. 19. yüzyılın sonlarına doğru külhanbeyi tabiri toplum içinde asalak olarak kendi başına yaşayan ve serserilik yapan ipsiz sapsız ve belirli bir nizama tabi olmayan kimseler için kullanılmaya başlamıştır. Bunlara kopuk da denilirdi. her birinin bir lakabı vardı. Ve bu lakaplarla çağırılırlardı. Bu lakaplar onları toplumdan farklı kılardı ve onların nazarında sarhoşluk, yalancılık, hırsızlık, sahtekarlık sıradan işlerdi. Külhanbeylerinin yapmakla övündükleri bazı şeyler vardı. Cakalı boyun kırmak, omuz vermek, dirsek çırpmak, çoluk çocuğa laf atmak, kadınlara sarkıntılık etmek, koç çarpıştırmak, kabara, kabara gezmek, bazen da dayak yemek onlar için marifet sayılıyordu. Birbirlerine, ‘imanım, eyvallah, yakarım, yandan gel’ gibi kalıplaşmış sözler söylerlerdi. Külhanbeyleri son dönemlerde de hamamlarda faaliyet göstermekten geri durmadılar. Müşterilerin eşyalarını çalarlar, itiraz edeni döverler ve hamamdan kovarlardı. Bir kısmı evlerde, bir kısmı bekar odalarında ve bir kısmı da sabahçı kahvelerinde sabahlarlardı. 1908 yılında 2. Meşrutiyetin ilanından sonra külhanbeyleri iyice yoldan çıkmışlar, güvenlik güçleri bunlarla baş edemez duruma gelmişti. Cumhuriyetin ilanından sonra toplumsal düzenlemeler gündeme gelmiş ve külhanbeyleri de 1940’lı yıllarda ortadan kalkmışlardır. Daha sonraki yıllarda külhanbeyliği kabadayılık sıfatıyla birlikte anılmaya başlanmış, iki sözcük aynı manayı içermeye başlamıştır. Çünkü artık her ikisi de yozlaşmıştı. Kabadayılar da başlangıçta mahallenin namusunu, şerefini koruyan insanlardı. Ancak zamanla kirlenerek ve halkın namusuna göz diken insanlar haline gelmişlerdi.