BİRAZ UZUN BİR YAZI OLA BİLİR AMA OKUMANIZI TAVSİYE EDERİM ÇOCUKLUĞUNUZA DÖNECEKSİNİZ

Sharing is caring!

Mahallem
Acaba şimdiki gençler, çocuklar bu kelimeyi biliyorlar mı? Sözcük olarak biliyorlarsa bile ne anlama geldiğini düşünüyorlar mı? Örneğin benim çocuklarımın bu konuda çok fazla şey bildiklerini sanmıyorum. Mahalle kavgaları, mahalleler arası futbol maçları, mahallenin namusu, mahallenin amcaları, ağabeyleri, ablaları, teyzeleri, mahallenin bekçisi, acaba onlara da benim hissettiklerimi hissettirebilir mi? Doğduğum yer, İstanbul’da, Vefa ile Küçükpazar arasındaki Sabunhane Sokak No. 19’daki üç katlı bir ev idi. Ancak oraya ait hiç anım yok. Çünkü 2-3 yaşında iken esas mahallemize taşınmışız. Önce bir sene kadar babamın ayakkabıcı dükkanının üst katında yaşamışız. Daha sonra ise gençlik yıllarımı da geçireceğim, daha önce anlattığım o üç katlı ahşap eve geçmişiz. İşte benim mahallem, o yirmi yılın geçtiği mahalle (Kalenderhane Mahallesi).
Alim Bozdoğan Kemeri Caddesinde tramvay durağında

MAHALLE SAKİNLERİ

Bozdoğan Kemeri Caddesinin, bizim evden sonra Süleymaniye tarafına uzanan kısmında küçük bir köy meydanını andıran bir kesim vardı. Adeta bir mahalle meydanıydı. Neler yoktu ki orada. Ayakkabıcı, kalaycı, kasap, yorgancı, fırıncı, bakkal, sütçü, kömürcü, elektrik tamircisi, berber daha neler neler. Daha sonra bunların hepsine teker teker geleceğim.
Ama önce oraya varmadan, bizim evin bitişiğinde bir terzi dükkanı vardı. Terzi Ahmet Amca ve oğlu Yalçın Abi birlikte çalışıyorlardı. Dükkanda, günün akşama doğru saatlerinde genellikle Yalçın Abi bulunurdu. Özellikle babasının olmadığı bu saatlerde dükkanın önü adeta bir üniversite amfisine benzerdi. Günlük siyasi gelişmeler, bu günkü deyimiyle futbol maçı geyikleri. Neler konuşulmazdı neler. Benim en büyük zevklerimden biri de, annemin karşı çıkmasına rağmen onların arasına oturup, konuştuklarını dinlemek olurdu. Hatta zaman zaman benim de konuşmama izin ve fırsat verirlerdi.
Oradan kimleri mi hatırlıyorum. Tuncer Abi, Göbek Ali, Fevzi Abi, Hayri Abi, dükkan sahibi Yalçın Abi. Fevzi Abi daha sonra dükkanın yanındaki evde oturan salepçinin kızı Servet Ablayla evlendi.
Terzi Ahmet Amca ve Yalçın Abi, havanın izin verdiği günlerde dikişlerini dükkanın önüne çıkardıkları bir sandalyeye oturarak dikerlerdi. İşte o günlerde Ahmet Amca bana sık sık “Alim hadi bana evden yiyecek bir şey getir, onu sana deve yapayım” derdi. Özellikle de meyve tercih ederdi. Bir salkım üzüm ya da bir elma getirirdim. Alır afiyetle yerdi, ben de “Hani deve olacaktı?” dediğimde, midesini göstererek “Deve burada!” derdi. Ben de ağlayarak eve gidip anneme şikayet ederdim. Annem kapıya çıkar‚ “Ahmet Efendi, Ahmet Efendi! Üzmesene çocuğu” diyerek sitem ederdi.
Ayakkabıcı dükkanı babamındı. Tam karşısında Kasap Selahattin vardı. Eğin’liydi. Asabi yapılı, pek konuşmayan, kendi halinde biriydi. Ablası, yandaki bakkal dükkanının sahibi Kemal’in karısı Fatma Hanım’dı. Bu küçük meydanın biraz ötesindeki Kasap Emin de, ağabeyi oluyordu. Ama ikisiyle de görüşmezdi. Aslında Fatma Abla’ya özel bir yer ayırmam gerekir. Babam akşamları genellikle olmadığı ve bizimle aile ziyaretlerine gelmediği için annemle ben sık sık Fatma Abla’ya giderdik. Çok güzel çay demlerdi. Çay faslından sonra da onun bitip tükenmeyen masallarını dinlemeye gelirdi sıra. Aslında tam bir masalcı teyzeydi Fatma Abla. Çok güzel anlatırdı. Çoğu zaman masalın sonunu dinleyemez uykuya dalardım. Kocası Kemal de akşamları evde olmazdı.
Kasap Selahattin’in üzerinde, camcı Kamil Amca, eşi Zeynep Hanım ve iki oğulları ile otururlardı. Oğulların büyüğü Hayri, küçüğü ise Sırrı idi. Hayri yaşına göre daha ağırbaşlı, daha bilgili idi. Küçük Sırrı’ya gelince, atak, girişken, biraz da kavgacıydı. Sanırım iki kardeş kendi aralarında da pek anlaşamazlardı. Bana göre tek ortak yanları futbola olan aşırı düşkünlükleriydi. Hayri Abi koyu bir Fenerbahçeliydi. Sırrı’nın tuttuğu takımı tam anımsayamıyorum. Benim o yaşlardaki en büyük heyecanım, Hayri Abi’nin tombala kartına benzer kartlara çizdiği amblem ve yazdıklarıyla, oynanan futbol maçlarının sonuçlarını evinin camına asmasıydı. Televizyon henüz yoktu. Maçların sonuçlarını oradan alırdım.
Diğer bir heyecanım da babamın dükkanının iki kat üstünde oturan, Kuleli Askeri Lisesinde Astronomi Hocası olan Binbaşı Ahmet Bey’in kızının bana sepetle sarkıttığı meyveleri toplamaktı. Ahmet Bey daha sonra Albay rütbesiyle, Kuleli’de benim öğretmenim olacaktı. Kendisi astronomi öğretmeni olduğu için olsa gerek, kızlarından birinin adı Neptün, diğerinin de Merih’ti. Ahmet Beyin karısı iri yarı, asabi bir kadındı. Ahmet Beyin kayınpederi de kendisi gibi bir asker, emekli bir Albaydı. Bizim evde kendisinden, Albay Zeki Bey diye söz edilirdi. Muhterem bir adamdı. Bir kızı da Ordu’nun Ünye ilçesinde hakim iken gittiği bir keşifte öldürülmüştü. Sanki o olaydan sonra, kız kardeşini kaybeden Ahmet Bey’in karısı daha bir sessizliğe bürünmüştü.
Küçük meydandaki ilk dükkan bir elektrikçiydi. Onunla ilgili pek fazla anım yok. Yanında Bakkal Kemal’in dükkanı vardı. Evi de dükkanın üstündeydi. Kemal Abi ve Fatma Abla; kızları Naciye, oğulları Serdar ve bir çocuk daha bir veya iki odalı bir evde oturuyorlardı. Kemal Abinin dükkanına ait değişik anılarım var. Dükkan yazları manava dönüşürdü. Hatta, halden getirilen karpuz ve kavunların sergiye yerleştirilmesine ben de yardım ederdim. Karpuzların, arabanın üzerindeki biri tarafından ortadaki birine top gibi atılması, onun da sergideki Kemal Abiye atması bana çok keyif verirdi. Bazen bir karpuz yere düşer, hemen orada bulunanlar arasında paylaşılırdı. Bayramlarda, özellikle şeker bayramlarında dükkan bir şekerci dükkanına dönüşürdü. En güzel yanı, küçük meydan, Kemal Abinin yaptığı süslemeler ve ışıklandırmalarla bambaşka bir çehreye bürünürdü. Bir de yüksek sesle çalınan şarkılar mahallede yankılanırdı. Bu şarkılardan belleğimde en canlı kalanı ise Zeki Müren’in söylediği “Hoş geldin evimize, şiir oldun dilimize, Bayram gecesi” isimli şarkıydı.
Kemal Abinin dükkanından sonra Fırıncı vardı. Sahibi Rıza Kastamonu’luydu. Oğullarından biri, Sadettin benim yaşıtım ve arkadaşımdı. Sadettin ile ilgili bir tek anım var. 12-13 yaşlarındaydık. Maça gitmeye karar verdik. Gittik. Maçın bitmesine 10-15 dk. kala kapılar açılırdı. Son dakikalarda bu şekilde maça girenlere bedavacılar denirdi. Bekledik, açıldı ve girdik. Dönüşte de tramvayla geri döndük.
Fırıncıdan sonra kendisiyle neredeyse hiç anım olmayan başka bir bakkal vardı. Karşısında da Bulgar Spiro Amcanın Sütçü Dükkanı. Onun da evi dükkanının üstündeydi. Ama karısını hiç tanımamıştım. Sadece hekim bir oğlu olduğu söylenirdi. Dr. Lütikov, bir kalp uzmanı olarak babamı da muayene etmiş hatta sigarayı bile bıraktırmıştı. Bir dönem bu sütçü dükkanının müdavimi olmuştum. Bir kasenin içinde süt getiriliyordu. Bir tabak kaymak üzerinde vişne reçeli önüme konuyordu. Bunları büyük bir iştahla yiyor, para vermeden çıkıp gidiyordum. Hesabı daha sonra babam ödüyordu. Spiro Amca anılarımda, sakin, güleryüzlü efendi bir adam olarak kalmış.
Sütçü dükkanını hemen yanından aşağıya doğru Kovacılar Caddesi bulunuyordu. Eski ve uzun bir caddeydi. Vefa Lisesi’nin önünden geçerek Unkapanı’na ve Vefa’ya doğru uzanıyordu. Kenarında eski konaklar ve bir de mezarlık vardı. Bu konaklardan biri büyük ağabeyimin Ankara Devlet Konservatuvarı’nda hocası olan Mahmut Ragıp Gazimihal’e aitti. Ama evde genellikle orta yaşlı bir hanım otururdu. Hocanın evlatlığı olduğu ve bir rivayete göre bir atın çiftesini yediği söyleniyordu. Yüzünün görünümü nedeniyle “çenesiz” diye söz edilirdi bizim evde kendisinden. Zaten ismi de bilinmezdi. Akşam saatlerinde, aşağı taraftaki mezarlık nedeniyle, buradan geçerken içimi hep bir korku kaplardı.
Kovacılar Caddesinin başında, sütçü dükkanının karşısında İtfaiyeci Nuri Amca ile karısı Huriye Hanım otururlardı. Evde çok kalabalıktılar. Büyük oğulları Ahmet, sonra Celal, Cemal, Aynur, Aysel ve Gülseren. Galiba Ahmet, hanımın veya beyin ilk eşindendi. Minibüsü vardı. Bir defa Zeytinburnu hattında bana muavinlik bile yaptırmıştı. Pek başarılı olduğum söylenemez. Zaten çocukluk dönemimde, sadece bir gün gazete satmış, bir gün de eczacı çıraklığı yapmıştım. Bir de ilkokul öğretmenim Zeki Bey’in kitapçı dükkanında da bir gün çalışmıştım.

MAHALLE ARKADAŞLARIM

En yakın iki arkadaşım vardı. Biri Serdar. Biraz kiloluydu. Ama kilosuyla ilgilenilmesinden hiç hoşlanmazdı. Bir polis memuru ile bir ev hanımının tek çocuğuydu. Bu yüzden özellikle annesi ona çok düşkündü. Aynı sokakta, 4-5 ev ileride oturuyordu. O sokağın açıldığı diğer bir sokakta da ikinci arkadaşım Ahmet. Onun oturduğu evle Serdar’ın oturduğu ev birbirine çok yakındı. Ahmet’in iki tane ablası bir de erkek kardeşi vardı. Babası Sultanhamam civarında bir handa çay ocağı işletiyordu. Bu yüzden bizim evde Ahmet’in gerek kardeşlerinden gerekse annesinden Kahvecinin çocukları, karısı diye bahsedilirdi. Serdar ve Ahmet’le olan yakın arkadaşlığım ilkokul yıllarında yoğundu. Ortaokul yıllarında azaldı. Ben Kuleli’ye başladıktan sonra onların yerini yine mahallemizden olan ikisi de Kuleli’de benden önceki sınıflarda okuyan Münir ile Hüseyin aldı. İkisi de daha sonraki yıllarda subay çıktılar. Ancak Akademiyi kazanamadılar. Ama buna rağmen daha zorunu başarıp, biri istihkam sınıfından, biri de piyade sınıfından general oldular. Tuğgeneral rütbesinden de emekli oldular…
İSMAİL TOKER

Bir cevap yazın